Depremin görünmeyen yıkımı: 17 Ağustos'un üzerinden 27 yıl geçti
Fotoğraf: Odatv
17 Ağustos depreminin yıl dönümünde, sarsıntıların sadece binalarda değil, toplumun ruhsal dokusunda ve güvenlik algısında bıraktığı derin izler uzmanlar tarafından değerlendirildi.
17 Ağustos depreminin üzerinden tam 27 yıl geçti. Türkiye'nin 1999 yılında açılan büyük deprem yarası, 6 Şubat 2023 tarihinde yaşanan ve çok daha geniş bir alana yayılan yıkımla yeniden kanadı. Marmara Bölgesi'nin yaşadığı korku, Hatay, Kahramanmaraş ve Adıyaman gibi illerdeki büyük acılarla birleşerek toplumsal bir travmaya dönüştü. Depremi bizzat yaşamayan vatandaşlar dahi, günlerce süren yardım çağrıları ve ekranlardan gelen görüntülerle bu felaketin tanığı haline geldi.
Depremin etkileri sadece fiziksel yıkımla sınırlı kalmıyor. Uzmanlar, depremle birlikte insanların "burada güvendeyim" şeklindeki temel inancının ve geleceğe dair öngörülerinin de sarsıldığını belirtiyor. Kayıplarına ulaşamayanlar için yas süreci tamamlanamazken, yardım edemediğini düşünenlerde suçluluk duygusu, enkaz başında çalışanlarda ise ahlaki yaralanma gibi ciddi psikolojik sorunlar baş gösteriyor. Milyonlarca insan ise sürekli bir sonraki sarsıntıyı bekleme haliyle yaşıyor.
Travma ve Afet Ruh Sağlığı Çalışmaları Derneği Genel Sekreteri ve Uzman Psikolojik Danışman Şenol Demirhan, depremin toplum üzerindeki etkilerini değerlendirdi. Demirhan, depremin binaları yıktığı kadar, insanların iç dünyasındaki güvenli dünya inancını da yerle bir ettiğini vurguladı. Hayatın öngörülebilirliği ve evdeki güvenlik duygusunun kaybolmasıyla birlikte, bireylerin devlet, denetim ve uzmanlığa olan güveninde de ciddi zemin kayıpları yaşandığını ifade etti.
Toplumsal düzeydeki bu sarsıntının, komşuluk ve akrabalık bağlarını zayıflattığını belirten Demirhan, bazı insanların bölgeden göç etmesiyle mahalle kültürünün de değiştiğini söyledi. Ancak Demirhan, toplumu tamamen travmatize ilan etmenin yanlış bir tutum olduğunu belirterek önemli bir uyarıda bulundu. Deprem sonrası yaşanan uykusuzluk, irkilme veya kabus görme gibi durumların, anormal bir yıkıma verilen normal tepkiler olarak değerlendirilmesi gerektiğini dile getirdi.
Deprem anında ve sonrasında toplumsal dayanışmanın hayati bir rol oynadığını kaydeden Demirhan, bu durumu "kolektif iyileşme" olarak tanımladı. Yardım seferberliğinin ve yalnız olmama duygusunun, kolektif travmanın yıkıcı etkisine karşı doğal bir tampon işlevi gördüğünü belirtti. İnsanların yaşadıklarını dua, kader ve manevi bir çerçeveyle anlamlandırmasının da ayakta kalma süreçlerinde güçlü bir kaynak olduğu ifade edildi.
Sürecin zamanla değişen doğasına dikkat çeken uzmanlar, ilk haftalardaki yoğun dayanışmanın yerini zamanla hayal kırıklığı ve yalnızlık hissine bırakabileceği konusunda uyarıyor. Afet ruh sağlığı açısından en kritik desteğin, herkesin geri çekilmeye başladığı bu dönemde verilmesi gerektiği vurgulanıyor. Sağlıklı bir toparlanmanın ise kayıpla kontrollü bir şekilde yüzleşmekten ve günlük rutinleri yeniden kurmaktan geçtiği belirtiliyor.