Kıbrıs'ta Ezber Bozan Cenaze: Sevgül Uludağ İki Toplumu Ortak Acıda Buluşturdu
Fotoğraf: YENİDÜZEN
Kıbrıs'ın bölünmüşlüğüne inat, hayatını kayıpların izini sürmeye adayan gazeteci Sevgül Uludağ'ın cenazesi, adanın her iki yanından yüzlerce insanı bir araya getirdi. Resmi tarihlerin dışladığı hikayeleri gün yüzüne çıkaran Uludağ, toplumsal yüzleşmenin kapısını araladı.
Kıbrıs adasında alışılagelmişin dışında, toplumsal sınırları ve ideolojik duvarları aşan bir tablo yaşandı. Hayatını kayıpların izini sürmeye ve adanın karanlık geçmişiyle yüzleşmeye adayan gazeteci Sevgül Uludağ için düzenlenen cenaze törenine, adanın her iki yakasından yüzlerce insan katıldı. Törende Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar; solcular ve sağcılar; siyasetçiler, aktivistler, kayıp yakınları ve gazeteciler aynı safta bir araya geldi. Katılımcıların bir kısmı Uludağ'ı çok yakından tanırken, bir kısmı ise onun mücadelesini yalnızca kaleme aldığı yazılarından takip ediyordu. Hayatlarının başka herhangi bir gününde belki de aynı mekanda bulunmayacak olan bu farklı kesimler, o gün ortak bir kaybın etrafında sessiz bir dayanışma sergiledi.
Kıbrıs'ta cenaze geleneklerinin, mezarlıkların, yas tutma biçimlerinin ve hatta ölüleri anlatırken kullanılan kelimelerin dahi milliyetlere göre keskin çizgilerle ayrıştığı bir dönemde, Uludağ'ın cenazesi bu bölünmüş düzeni kısa süreliğine de olsa bozmayı başardı. Ada, sanki kendi bölünmüşlüğünün dışına çıkarak başka türlü bir topluluk olabileceğini bu tören vesilesiyle yeniden hatırladı. Uludağ, sadece sevilen bir şahsiyet olmanın ötesinde, yıllar boyunca Kıbrıs'ın her iki tarafında da resmi tarih anlatılarının dışarıda bıraktığı insanları araştırıp birbirine ulaştıran bir köprü görevi görmüştü. Bir kaybın izini sürmek, unutulmuş bir mezarı bulmaya çalışmak veya yıllardır içinde taşıdığı bir bilgiyi söylemeye cesaret edemeyen bir insanın kapısını sabırla çalmak, onun gazetecilik anlayışının temelini oluşturuyordu. Bu çabasıyla gazeteciliği, masa başında yapılan bir kayıt işinin çok ötesine taşıyarak bir çeşit insan diplomasisine dönüştürdü.
Uludağ'ın çalışma yöntemi, iki toplumun yaşadığı acıları birbirine karşı birer siyasi koz olarak kullanmayı reddetmesiyle diğerlerinden ayrışıyordu. Kıbrıs'ta geçmiş konuşulmaya başlandığında sıklıkla ortaya çıkan ve bir tarafın kendi ölüsünü masaya koyup diğer tarafın başka bir katliamla cevap verdiği o görünmez teraziyi tamamen reddetti. Acıyı, siyasi bir muhasebenin para birimi olmaktan çıkaran Uludağ, her olayı kendi bağlamı, failleri, kurbanları ve sorumlulukları çerçevesinde ele aldı. O, yüzleşmenin herkese eşit miktarda suç dağıtmak değil, kimin ne yaptığını mümkün olduğunca açık biçimde ortaya koymak ve kurbanın kimliğine bakmaksızın onun hikayesine yer açmak olduğunu her fırsatta savundu. Bu yaklaşımıyla, "iki taraf da aynı şeyleri yaptı, öyleyse meseleyi kapatalım" şeklindeki kolaycı yaklaşımlara asla prim vermedi.
Bu süreçteki toplumsal yaklaşım, tarihçi Dominick LaCapra'nın travmatik geçmişle kurulan ilişki üzerine geliştirdiği kavramlarla da derinlik kazanıyor. LaCapra, bu ilişkiyi "acting out" ve "working through" olarak iki temel kategoriye ayırır. LaCapra'ya göre "acting out", geçmişin sürekli bugünde yeniden sahnelenmesi durumudur; burada zamanlar birbirine karışır ve geçmiş yalnızca hatırlanmakla kalmaz, tekrar tekrar yaşanır. Toplum kendisini hala aynı savaşın, aynı tehdidin ve aynı mağduriyetin içinde hissederken, her yeni olay eski bir yaranın devamı olarak algılanır. Kıbrıs'ın resmi hafızasının büyük ölçüde bu şekilde işlediği, geçmişin bugünkü siyasi mevzileri tahkim etmek için kullanılan sonsuz bir tekrara dönüştüğü görülmektedir.
LaCapra'nın "working through" olarak tanımladığı kavram ise geçmişle bugün arasına eleştirel bir mesafe koyabilmeyi ifade eder. Bu, geçmişi unutmak ya da tamamen geride bırakmak değil, travmanın yaşandığını kabul ederken onun bugünü bütünüyle esir almasına izin vermemektir. Sevgül Uludağ'ın yürüttüğü çalışmalar, tam da bu anlamda bir "working through" çabası olarak değerlendiriliyor. O, geçmişi kapatmak için değil, yarayı anlamak, kimin tarafından açıldığını ve hala kimi acıttığını görebilmek için açmaya çalıştı. Hakikati, yeni bir intikamın gerekçesi değil, yas tutabilmenin ve birlikte yaşayabilmenin en temel şartı olarak kabul etti.
Uludağ'ın insanlarla kurduğu ilişkide LaCapra'nın "empatik huzursuzluk" kavramı da belirgin bir şekilde öne çıkıyordu. Bu kavram, başkasının acısını dinlerken onun yerine geçmeye kalkmamayı ve o acıyı bütünüyle anlayabileceğimizi iddia etmemeyi, ancak yine de o acı karşısında kayıtsız kalmamayı öğütler. LaCapra'nın belirttiği gibi, "başkasının kaybı, bizim kendi kaybımızla özdeş değildir." Uludağ, kayıp yakınlarının adına konuşmak yerine onların sesine aracı olmayı, hikayelerinin ağırlığını taşımalarına yardımcı olmayı seçti. Kıbrıslı Türklerin acılarını anlatırken Kıbrıslı Rumların acılarını susturmayan bu kapsayıcı tutum, adadaki toplumsal barış ve insani diyalog için kalıcı bir miras bıraktı.